BİR LOKMA EKMEĞİ ESİRGEME!
Bazen insan, bir gönlü kazanmak için uzun uzun konuşmaya değil, bir lokma ekmeğe, bir güzel söze ve samimi bir davranışa ihtiyaç duyar.
Hz. İbrahim’le (a.s.) ilgili anlatılan kıssalardan biri, bizlere çok önemli bir hakikati hatırlatır:
Rivayete göre bir Mecusi, Hz. İbrahim’e (a.s.) misafir olmak ister. Hz. İbrahim ise onun Allah’a iman etmesini şart koşar. Bunun üzerine Mecusi oradan ayrılır.
Ardından Hz. İbrahim’e ilahî bir ikaz gelir:
“Ey İbrahim! O kişi kâfir olduğu hâlde biz ona yıllardır rızık veriyoruz. Bir lokma da sen verseydin ne olurdu?”
Hz. İbrahim (a.s.) bunun üzerine Mecusi’nin peşinden gider, ona yetişir ve özür diler.
Mecusi, Hz. İbrahim’in neden özür dilediğini öğrenince düşünür. Kendisine rağmen rızık veren, kapısını kapatmayan ve kullarına merhamet eden Allah’ın rahmetini anlar ve Allah’a iman edenlerden olur.
Bu kıssanın mesajı büyüktür:
Biz insanları kazanmak için mi uğraşıyoruz, yoksa kendimizden uzaklaştırmak için mi?
Bazen bir insana dinimizi anlatırken öyle bir dil kullanıyoruz ki, İslam’ı sevdirmek yerine ondan soğutuyoruz.
Oysa Peygamber Efendimiz ﷺ’in davet anlayışında kolaylaştırmak, müjdelemek ve insanları nefret ettirmemek vardır.
İnsanları küçümseyerek, aşağılayarak, dışlayarak gönüllere giremeyiz.
Gönüller fethedilmeden zihinler ikna olmaz.
Bir Müslüman’ın sofrasına oturmak için önce iman belgesi istemek yerine, belki de sofraya oturup güzel ahlakımızla İslam’ı göstermek daha etkili olacaktır.
Çünkü bazen bir lokma ekmek, bin kelimeden daha güçlü bir davettir.
ALLAH’IN RIZKI SADECE MÜSLÜMANLARA MI?
Düşünelim…
Güneş doğarken “Bugün sadece Müslümanların üzerine doğacağım” demiyor.
Yağmur yağarken “Sadece iman edenlerin tarlasını sulayacağım” demiyor.
Allah’ın nimetleri insanlara ulaşırken kimsenin kapısında “Senin inancın nedir?” diye durmuyor.
Öyleyse biz kullar olarak Allah’ın rahmetini kendimize nasıl sınırlandırabiliriz?
Elbette iman, hak ve batıl birbirine karıştırılamaz. İslam’ın inanç esaslarından taviz verilemez. Fakat hakikati anlatmak başka, insanı hor görmek başka şeydir.
Müslüman, inancından taviz vermez; fakat insanlara karşı merhametini de kaybetmez.
İşte asıl incelik budur.
DİNİ ANLATMANIN EN GÜZEL YOLU: GÜZEL AHLAK
Bir insan bize baktığında öfke, kibir, nefret ve küçümseme görüyorsa, anlattığımız güzel sözlerin tesiri ne kadar olur?
Ama aynı insan bizde doğruluk görürse…
Merhamet görürse…
Adalet görürse…
Güler yüz görürse…
Darda kaldığında elinden tuttuğumuzu görürse…
İşte o zaman “Bu insanı böyle güzel yapan nedir?” diye düşünmeye başlar.
Belki de İslam’ı anlatmanın en güçlü yolu budur:
Önce yaşamak, sonra anlatmak.
Çünkü güzel ahlak, dilin sustuğu yerde konuşmaya devam eder.
Bugün bize düşen görev, insanları Allah’tan uzaklaştıracak sertlikten değil; Allah’ın rahmetini hatırlatacak güzel ahlaktan yana olmaktır.
Kimseyi inancından dolayı aşağılamayalım.
Kimseyi küçümsemeyelim.
Bir insanın yanlışını düzeltmeye çalışırken insanlığını incitmeyelim.
Kapıları kapatmak kolaydır.
Asıl maharet, gönüllere kapı açabilmektir.
Ve unutmayalım:
Bir lokma ekmek, bir tebessüm, bir güzel söz… Belki de bir insanın hayatındaki en büyük dönüşümün başlangıcı olabilir.
Allah’ın rahmeti geniştir.
Biz de O’nun kulları olarak merhameti çoğaltalım, gönülleri kırmayalım, insanları kazanmayı bilelim.
Çünkü bazen bir insanı İslam’a davet eden şey, söylediğimiz yüzlerce cümle değil; ona karşı gösterdiğimiz bir parça insanlık ve güzel ahlaktır.
Bir lokmayı esirgemeyelim.
Bir gönlü incitmeyelim.
Bir insanı Allah’ın rahmetinden ümitsiz bırakmayalım.
Zira gönül kazanmak, söz kazanmaktan daha değerlidir.
Hüseyin DENİZ
Araştırmacı ve İlahiyatçı Yazar