İSLAM NE ZAMAN HOŞGÖRÜ DİNİDİR?
Hoşgörü; her yanlışa susmak değil, her insana insan olduğu için değer verebilmektir.
İslam denilince akla yalnızca ibadetler değil; merhamet, adalet, sabır, affetmek, güzel ahlak ve insan onuruna saygı da gelmelidir.
“Hoşgörü” ya da diğer adıyla müsamaha; hoş görmek, kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelebilmek, kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, gerektiğinde affedebilmek ve kendi anlayışımıza aykırı düşüncelere sabırla yaklaşabilmektir.
Fakat burada çok önemli bir çizgi vardır:
Hoşgörü, haksızlığa teslim olmak değildir.
Bir Müslüman, şahsına yapılan bir hatayı affedebilir. Kendisine söylenen kötü bir sözü sineye çekebilir. İnsanların kusurlarını büyütmeyebilir. Çünkü insan hata yapar, yanılır ve tövbe eder.
Ancak mesele kul hakkına, adaletsizliğe, zulme, insanların hakkının yenmesine ve ahlaki sınırların çiğnenmesine geldiğinde “Ben hoşgörülüyüm” diyerek susmak, her zaman erdem değildir.
Çünkü adaletin olmadığı yerde gerçek hoşgörüden söz etmek mümkün değildir.
Bir yetimin hakkı yeniliyorsa, bir mazlum eziliyorsa, bir insan iftiraya uğruyorsa, bir emanet sahibine teslim edilmiyorsa, sırf kavga çıkmasın diye susmak hoşgörü değil; bazen haksızlığın büyümesine seyirci kalmaktır.
İslam bize hem merhameti hem adaleti öğretir.
Affetmek büyüklüktür; fakat adaleti yok saymak değildir.
Sabır güzeldir; fakat zulme ortak olmak değildir.
Müsamaha erdemdir; fakat ahlaksızlığı meşrulaştırmak değildir.
İşte Müslümanın ölçüsü burada ortaya çıkar.
İnsanların şahsımıza yaptığı kusurlarda affedici, bize yapılan haksızlıklarda sabırlı; başkasının hakkı söz konusu olduğunda ise adaletli olmalıyız.
Çünkü dinimizin güzelliği, sadece “beni incitene ne kadar tahammül ediyorum?” sorusuyla ölçülmez.
Asıl mesele şudur:
Ben, gücüm yettiği hâlde başkasının hakkını koruyabiliyor muyum?
İslam’ın hoşgörüsü; güçsüzün susması değil, güçlü olanın adaletten ayrılmamasıdır.
Bu vesileyle çok sevdiğim, değer verdiğim güzel insanlardan biri olan, Erzincan’ın İliç İlçe Müftüsü Sayın Enes Aktaş Beyefendi’nin de bu konudaki kıymetli değerlendirmelerine kulak vermekte fayda görüyorum.
Çünkü din görevlilerimizin görevi yalnızca kürsüde konuşmak değildir. Topluma merhameti, adaleti, sabrı, kardeşliği ve güzel ahlakı anlatmak; insanların gönüllerine dokunmak da büyük bir sorumluluktur.
Şunu unutmayalım:
Her şeye “hoşgörü” demek, hoşgörüyü değersizleştirir.
Kötülüğe karşı iyilik göstermek başka şeydir; kötülüğün devam etmesine izin vermek başka…
Bir insanın kusurunu bağışlamak başka şeydir; bir mazlumun hakkının gasp edilmesine sessiz kalmak başka…
İslam, bize merhametli olmayı emrederken adaleti de ayakta tutmayı öğretir.
Öyleyse gelin, hoşgörüyü doğru anlayalım.
Kırmayalım, incitmeyelim.
Hataları büyütmeyelim.
Affetmeyi bilelim.
Fakat zulmü, haksızlığı ve adaletsizliği de “hoşgörü” adı altında normalleştirmeyelim.
Çünkü gerçek Müslüman; merhamette yumuşak, sabırda güçlü, affetmede cömert, adalette ise tavizsizdir.
Ve unutmayalım:
Hoşgörü, kötülüğe boyun eğmek değil; iyiliği ve adaleti koruyarak insanı kazanma sanatıdır.
Hüseyin DENİZ
Araştırmacı ve İlahiyatçı Yazar