NEFSANİ DÜŞÜNCE VE NEFİS BELÂSI…
İnsan, bu dünyaya sadece yiyip içmek, mal biriktirmek, rahat ve konforlu yaşamak için gönderilmedi. İnsan; kulluğunu bilmek, Rabbini tanımak, nefsini terbiye etmek ve güzel ahlâkla kemâle ermek için yaratıldı. İşte hayat dediğimiz bu uzun yolculuk, aslında insanın kendi nefsiyle verdiği büyük bir mücadeleden ibarettir.
Cenâb-ı Allah Kur’ân-ı Kerîm’de şeytanı insan için “apaçık bir düşman” olarak nitelendirmiştir. Bu sebeple mü’minin her an Allah’a sığınması gerekir. Çünkü şeytanın bütün gayesi; insanı hak yoldan uzaklaştırmak, günaha sürüklemek, nefsini azdırmak ve sonunda imanını kaybettirmektir.
Aziz dostlarım…
İblis’in asıl adı Azâzil idi. Allah’ın emriyle Hz. Âdem’e secde etmesi istendiğinde kibirlenerek bu emre karşı geldi. İşte o andan sonra “İblis” ve “Şeytan” olarak anıldı. Demek ki insanı helâke götüren en büyük hastalık; kibir, benlik ve nefse teslim olmaktır.
Allah Teâlâ kulunu dünyaya gönderirken yanında iki dost, iki de düşman vermiştir. Dostları; akıl ve vicdandır. Düşmanları ise nefis ve şeytandır. Hayat boyunca insan bu dört unsur arasında bir mücadele yaşar. Bu mücadelenin ne saati vardır ne de tatili… Yirmi dört saat devam eder.
Nefis, insanı sürekli hevâ ve hevesine çağırır. Şeytan ise ona kötülüğü süsler. Akıl ve vicdan ise insana doğru yolu göstermeye çalışır. İnsan hangi tarafı beslerse o taraf güçlenir. Eğer nefis ve şeytanın isteklerine teslim olursa kalp kararır, vicdan susar, merhamet kaybolur. Ama aklına, vicdanına ve imanına sarılırsa gönlü huzur bulur.
Terbiye dediğimiz şey de işte burada başlar.
Nefsi; edebe, ahlâka, sabra, şükre ve kulluk bilincine alıştırmaktır terbiye… Bu eğitim beşikte başlar, son nefese kadar devam eder. Çünkü nefis hiçbir zaman tamamen susmaz. İnsan yaşlandıkça imtihan bitmez; sadece şekil değiştirir.
Bugün makamla,
yarın evlatla,
öbür gün mal ile,
bazen hastalıkla,
bazen de yalnızlıkla sınanır insan…
Hiç kimse girmediği bir sınavın galibi değildir zaten.
Bu dünyada herkesin bir zaafı vardır. Kiminin makam sevgisi, kiminin para hırsı, kiminin öfkesidir imtihanı… Kiminin de evladıdır. İnsan en çok sevdiği yerden sınanır. Çünkü Rabbimiz eksik taraflarımızı olgunlaştırmak ister.
Ne acıdır ki günümüzde insanlar bayramların ruhunu da unutmaya başladı.
Şu mübarek günlerde anne babasını aramayan, onların gönlünü almayan, sıla-i rahim yapmayan nice evlatlar var. Tatili bayrama tercih edenler, ana baba duasının kıymetini bilmeyenler var. Oysa bayram; büyüklerin elini öpmek, gönül almak, kırgınlıkları bitirmek, aile olabilmektir.
Bayramı bayram yapan gelenlerdir…
Kapıyı çalıp “Anne nasılsın?” diyen evlattır.
Babaya sarılıp duasını alan evlattır.
Mezarlığa gidip geçmişlerini unutmayan vefadır.
Ama nefsinin peşine düşüp anne babasını yalnız bırakanlar şunu iyi bilsinler ki; bugün ektiklerini yarın biçeceklerdir. Anne babasını ihmal eden bir evlat, gün gelir aynı yalnızlığı kendi evladında yaşar.
Çünkü hayat bir aynadır…
Ne verirsen onu yansıtır sana.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ne güzel buyurmuştur:
“Akıllı kişi, nefsine hâkim olan ve ölüm sonrası için çalışandır. Aciz kişi ise nefsinin arzularına uyduğu hâlde Allah’tan umut bekleyendir.”
İşte bütün mesele budur.
Nefse hâkim olabilmek…
Öfkeyi yenebilmek…
Sabredebilmek…
Şükredebilmek…
Affedebilmek…
Kul olduğunu unutmadan yaşayabilmek…
İnsan bazen kendi içinde öyle savaşlar verir ki bunu kimse bilmez. Dışarıdan güçlü görünür ama iç dünyasında fırtınalar kopar. Bu yüzden hiç kimseyi küçümsememek gerekir. Çünkü herkes kendi imtihanını yaşamaktadır.
Önemli olan düşmemek değil, düştükten sonra yeniden ayağa kalkabilmektir.
Allah bizleri nefsinin kölesi olanlardan değil, nefsine hâkim olabilen kullarından eylesin.
Kovulmuş şeytanın şerrinden, azgın nefsimizin fitnesinden bizleri muhafaza buyursun.
Anne baba kıymeti bilen, merhametli, vefalı ve hayırlı evlatlar yetiştirmeyi nasip etsin.
Her gününüz bayram tadında,
gönlünüz huzur içinde olsun…
Araştırmacı ve İlahiyatçı Yazar
Hüseyin DENİZ